
sahne; babanın kollarını iki yana açıp da, “Keşke tutabilseydim, kucaklayıp gitmesine izin vermeseydim... Benim yüzümden” diye haykırdığı sahne... Sanırım, beni en çok sarsan işte o sahne oldu. “Benim yüzümden... Benim yüzümden... Benim yüzümden!”
12 Eylül’ün bizi biz olmaktan çıkardığı o günlerde, öncesinde ve sonrasında 12 Eylül’ün, kimi gencecik bedenler toprağa karışırken, Filistin askıları kolları bedenlerden koparırcasına gererken, soğuk su darbeleri tir tir titreyenleri duvardan duvara savururken, elektrik denilen medeniyet akımı derilerin altında ve üstünde dolanırken, otomobil tekerleği içine sokulmuş vücutlar ayak tabanlarını patlatırcasına döven kazma saplarına sunarken, kimbilir kaç baba aynı sözcüklerle yutkundu, aynı sözcüklerle hıçkırdı, aynı sözcüklerle isyan etti hayata... “Benim yüzümden!”
Kimileri öğretmendi bir devlet okulunda, kimileri bir fabrikada işçiydi, sabahtan akşama kıraç tarlalarda terleyen çiftçilerdi kimileri, polis olanlar vardı içlerinde, imam olanlar vardı. Hepsi babaydı. Babalarımızdılar. Büyük umutlarla, büyük şehirlerin büyük okullarına gönderdiler çocukları nı okusunlar diye. Büyük şehirlerin büyük okulları nda büyük kavgalara karıştı çocukları. Engel olmak istediler. Hepsi kocaman kocaman açtı kollarını. Kucaklamak istediler. Kucaklayamadılar. Kucaklanamıyordu ki o yaştaki çocuklar!
Kimileri anladılar biraz. Hatta destek olanlar çıktı çocuklarına. Ama hepsi kollarını sonuna kadar açtılar. Kolları, kapalıymış gibi yaptıklarında da, açıktı aslında. Daha güzel bir dünyayı, herkesin karnının tok, sırtının pek, iş ve aş sahibi olduğ u bir Türkiye’yi, her düşüncenin özgürce ifade edilebildiği demokratik bir ülkeyi onlar da isterdi elbet. Ama, zaman zaman aynı dili konuşmakta zorlandıkları çocuklarının örselenmemesini her şeyden çok istediler. “Haklısın, belki haklısın ama” diyorlardı içlerinden, “Sen evlat nedir, bilin mi?” diye de soruyorlardı sessizce.
Bilmiyorduk açıkçası. Sonra, bedenleri toprağa verilmeyen gencecik kızlar, oğlanlar; bütün örselenmişlikleriyle birlikte, birer birer çıktılar hapishane kapılarından. Yeniden aktılar hayata. Hayat tekrar kapısını açmıştı belki, ama geride bıraktıkları okulların, işyerlerinin, devlet dairelerinin kapıları artık kapalıydı çoğuna.
Bir kapı, bir tek o kapı hiç kapanmadı. O kapılarda kollarını sonuna kadar açmış anneler ve babalar bekliyordu. Kardeşler bekliyordu. Hep beklemişlerdi. Bir “evi” olanlar, bir odası, gidecek bir yeri olanlar şanslıydı gerçekten. Ev yeniden sarıp sarmaladı onları. Örselenmiş ruhlarını ve vücutlarını çocukların, sağalttı olabildiğince. En güvenli sığınak oldu onlara.
Alışamadıkları sokaklarda ayakları dolanınca gelip oraya sığındılar. Zilin her çalışında “polis” korkusuyla o evlerin güvenli sıcaklığına uyandılar bir süre. Tabanlarının zonklamaları o evlerde yitip gitti zamanla. O evlerde işsizliklerinden utandılar bir süre. Yüzlerine kakılmayan işsizliklerinden. “Dur gitme” diyemeyen, dese de dinletemeyen babalardan o evlerde harçlık aldılar bir süre.
Artık o babalar da gidiyorlar. Kimileri çocukları nın çocuklarını tanıyıp da gidiyor, kimileri tanımadan. Kimileri, aynen filmdeki gibi, çocuklarının çocuklarını büyüterek... Gidenler, gökyüzünden aşağıları gözleyebiliyorlarsa eğer, nasıl da hınzırca gülümsüyorlardır, şimdi aynen kendileri gibi kollarını sonuna kadar açmış çırpınan çocukları na. “Gitmeye kararlı olanı durduramıyorsun. Bunu biz öğrendik, acı da olsa. Bakalım siz öğrenebilecek misiniz?” diye sorarak bakıyorlardı r, herhalde.
Teşekkürler Çağan Irmak! “Senin yüzünden değildi baba. Biz gitmeye kararlıydık” deme fırsatı verdiğin için. Teşekkürler Çetin Tekindor, Fikret Kuşkan, Hümeyra, Şerif Sezer, Yetkin Dikinciler, Binnur Kaya ve diğerleri... Harika oyunculuğ unuz için.
capsler:
DOWNLOAD İÇİN TIKLAYIN